Salı, Ocak 26, 2010

Gözümden İngiltere: Neye Niyet Neye Kısmet?



'Ada'da her gün bir yaşıma daha giriyorum. Bu hızla gidersem herhalde kısa sürede 180-200'ü bulacağım. Kimi zaman şaşkınlığımı anlatmaya kelimeler yetmiyor. Buna kültür farklılığı mı dersiniz yoksa kültür şoku mu bilemem! Ben 13 yıldır körle yatıyorum ve kısmen şaşı oldum ama bazı günler sanki bu ülkeye dün sabah ayak basmışım gibi geliyor! Peki gerçekten bu ülkeye yeni ayak basanlar! Onlara acımalı mı, yoksa çok eğlenecekleri için sevinmeli mi?
Her yıl olduğu gibi bu sene de aile ve de arkadaşlar arasında Noel hediye limitini 10 pound olarak belirledik. İşin güzel tarafı, hediye alınacak kişi ihtiyacı olan neyse onu söyledi de herkes o adamı yoran hediye arama kabusundan kurtuldu, alışveris nispeten kolaylaştı. Adını ifşa ederek kendisini uluslararası topluma malzeme etmek istemediğim, hediye alacağım arkadaşımla aramızda geçen muhabbet epey ilginçti...! Bu sohbetin, bloglarını keyifle takip ettiğim seyyah Dr. Bora Bilgin'in (http://www.benbugunbunuogrendim.blogspot.com/), çok hoşuna gideceğinden kuşkum yok!
- Selam T! Söyle bakalım sene sana ne alacağız?
- İki adet Sure marka deodorant... ikisi 5 pound eder zaten... Bir de hmmm...
-Söyle söyle çekinme, 10 poundu geçersek de canın sağolsun, alırız.
- Peki ama gülme... İki kutu da Anusol lütfen.
Yüzüne gülmedim elbette. Hepimizin hemoroid sorunu yaşaması normal ama Noel hediyesi olarak hemoroid kremi almak komik oluyor tabii. Bütün ciddiyetimi takınarak...
- Olur böyle sorunlar dert etme, bana da askerde olmuştu.
Diyebildim hafif bir tebessüm ile.
- Yok canım hemoroid olmadım. Gözüm için istiyorum.
Türkçe konuşuyor olsaydık dil sürtçmesi yorumlayacağım ama gözün İngilizcesi karışıklık yaratacak cinsten bir kelime değil.
- Eh peki...
Cümlesi ağzımdan çıkınca, bizim arkadaş açıklama ihtiyacı hissetti.
- Anusol şişmiş göz altı torbalarına çok iyi geliyor. Kılcal damarlar zımba gibi oluyor, sürdükten kısa bir süre sonra şiş miş kalmıyor!
İngiltere'de trafik neden tersten diye bir daha sormamaya yemin ettirtecek cinsten bir durum. 'Vay be' dedim içimden 'Neye Niyet Neye Kısmet!!!!'
Vallahi ben bizzat denemedim. Hiç öyle sorular sorarak beni taciz etmeyin. Tabii kuşku yok ki aranızdan deneyecekler olabilir, orası beni hiç ilgilendirmediği gibi gözünüze gelebilecek herhangi bir zarardan da sorumluluk kabul etmem!
Hazır konu oraya gelmişken, Can Yücel'i de anmadan geçemeyeceğim.
Yazılarında 'göt' kelimesini açık açık kullandığı için mahkemeye verilen Can Yücel, mahkemedeki sözlü savunmasını 'Ne diyeyim hakim bey? Bizim köyde göte göt derler' diye bitirir, ancak öncesinde bir de fıkra anlatır mahkemede. (Can Yücel bu davadan beraat etmiştir).
Bir köyde ateşli bir hasta vardır, kasabaya doktora götürürler hastayı köylüler. Koca devletin koca doktoruna... Doktor biraz aksidir, köylüler de kendisinden çekinirler. Doktor hastaya fitil yazar ve köye döndükleri gibi hastaya fitili anüsten vermelerini söyler köylülere.

Köylüler tabi ' Tamam doktor bey' deyip köye giderler. Köydeki herkese sorarlar, en bilgelere bile, ama kimse anüs ne demektir bilemez. Bu nedenle bir türlü ilacı da veremezler hastaya. Hastanın durumu da gitgide kötüleşmektedir.
Bunun üzerine köylü, doktora, koca devletin koca doktoruna telefon etmeye karar verir ama kimse buna yanaşmaz. Ne cüret değil mi doktoru arayacak bir köylü.

Neyse durumun vahameti üzerine muhtar aramayı kabul eder. Bütün köylü toplanır santrale, muhtar arar, 'Biz ne yapacağımızı bilemedik doktor bey' falan der. Karşıdan doktor bir şeyler söyler. Muhtar döner arkasına: 'Makattan verin dedi doktor' der. Yine tüm köye sorarlar, komşu köylere birilerini yollayıp sordururlar falan ama makat ne bilen yoktur yine.

Hasta ise gitti gidecek, ateşler içinde kıvranıyor bayağı. İhtiyar meclisi toplanır. Son çare, doktorun bir kez daha aranmasına karar verilir. Yine kimse aramak istemez doktoru. Nihayetinde yine biri kandırılır, telefonun başına geçer, ama bir yandan söylenmektedir: 'Çok kızacak doktor, çok! ' diye.
Sonunda telefonu açar, durumu anlatır, doktor bir şeyler söyler yine. Telefondaki köylü, yüzü allak bullak, arkasını döner: 'Ben çok kızacak demiştim size; gö.... sokun dedi'.

Perşembe, Ocak 07, 2010

Bahanemiz Oğlan...

Bloglarını yazısız bırakmayan yazarlara gıpta ediyorum. Ben maalesef "ayda bir"den öteye gidemedim. Bu sefer araya oğlan girdi. Bahanem sağlam. Bu sebeple "nereye kayboldu bu adam?" diye düşünenler böylece umarım beni anlayışla karşılarlar.

Ana İngiliz, baba da Türk olunca iki isim verdik. Daniel Paşa... Çoğu arkadaşım şaka ediyorum zannetti. Etmediğimi gören "öyle isim mi olur!" dedi. Bal gibi olur. Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa, Hasan Paşa var da bizim ki Paşa olunca "olmaz". Olur olur... Ben de böylece paşa babası oluyorum. Tabii oğlan askere gidince çok eğlenecek, o kesin!

Paşa Bey izin verdiğinde yazacağım söz. Sırada bir Mısır yazısı var. Sonra bir dolma kalem... 2010'da İngiltere'ye ilişkin ilginç anılarımı da karalayacağım. Yakında görüşmek üzere!


Cuma, Ekim 30, 2009

Yıldızların Yere İndiği Gün...


Kucağımda bir bilgisayar ile bu satırları yazarken, buzdolabı mutfakta tam performans çalışıyor. Çamaşır makinasına 40 dakika önce koyduğum çamaşırların suyu sıkılmakta; kızım Mavi, televizyonun karşısında bir çizgi filmi ilgiyle izliyor. Masamda Honda'nın yeni çıkardığı hybrid arabanın reklamı... Çevreme şöyle bir bakıyorum. Her tarafta, her noktada elektrik. O kadar bağımlıyız ki, hani hiç olmadık bir iş gelse dünyanın başına, bir süreliğine elektriksiz kalsak, halimizi düşünmek ürkütüyor. Bulaşıklar elde yıkanacak; buzdolabındaki güzelim hellim peyniri yenmezse bozulacak; bilgisayar atılıp tavan arasından daktilo çıkacak; cep telefonu cepte süs olacak; hükümet üyeleri parti logolarını ampulden muma çevirecekler... Liste uzayıp gider, on bilim kurgu filmi çekecek kadar malzeme çıkar.

Bazı olgulara o kadar alışıyoruz, o kadar parçamız gibi hissediyoruz ki, onlar olmadan yaşamış bir kuşağın olduğunu aklımıza dahi getirmiyoruz. Oysa ki, elektriksiz günleri yaşamış büyüklerimiz var. Enerjinin öneminin her geçen gün arttığı bu dönemde Datça'ya yaptığım kısa ziyarette gördüğüm, rüzgardan elektrik üreten pervaneler beni çok etkiledi. Doğanın insana hediye ettiği rüzgarı elektriğe dönüştürmek müthiş!

Bu yaz babamla Datça'da bahçemizde oturup sohbet ederken bana yıllar önce anlattığı 'elektrik' anısını kısaca yazmasını istedim. Sağolsun beni kırmadı, hiç beklemeden kaleme sarıldı, bir iki satır karaladı benim için. Şimdi şöyle arkamıza yaslanıp babam Özdemir Erginoğlu'nun çocukluğuna gidelim.

Beş veya altı yaşlarındayım. 1930'ların sonu... Dünyada kazan kaynamak üzere. Devrek o zamanlar üç bilemediniz dört bin nüfuslu bir kasaba. Yokluk ve sıkıntılarla dolu bir dönem. Annem, benden 8 ve 10 yaş büyük olan ablam ve abim ile yaşamaktayız. Babamı kaybedeli üç yıl kadar olmuş. Uçları sararmış bir kaç resme bakıp onu hatırlayıp hatırlamadığımı düşünüyorum. Uzunca boylu bir adam. Gözleri maviymiş benimki gibi. Resimlerine bakınca giyimine dikkat eden bir memur olduğu her halinden belli oluyor. Şapkası, ceketi, kravatı ve bastonu; hepsi birbiriyle uyum içinde.




Annem yetim kalan üç çocuğuna bakabilmek için elinden ne gelirse yapıyor. Babamın emeklilik çağı gelmeden vefatı bizi memuriyet aylığından da mahrum bırakmış. Geceleri gaz lambasında dikiş diken güçlü bir Anadolu kadını gözümün önünde. Bahçemizde yetiştirdiğimiz meyve sebzeler ve de tavuklarımızın bize sunduğu yumurtalar evin temel ihtiyaçlarını karşılamakta bize bir nebze olsun yardımcı oluyor.

Günlerden bir gün, annemin en büyük kardeşi olan Fatma teyzemin gelininin Zonguldak'taki hastanede doğum yaptığı haberini aldık. O zamanlar hastanede doğum yapmak öyle alışıldık bir şey değil. Belli ki büyük teyzem Fatma hanım, gelen bebeğin ailedeki ilk torun olması sebebiyle, hastane doğumunda ısrarcı olmuş. Ailenin ilk torununu görmek üzere annem beni de yayına alarak Zonguldak'a gitme kararını vermiş. Zannedersem, bu çocuk yaşımda hatırladığım ilk Zonguldak seyahatim.


Otobüzümüz o yılların şartlarına göre kamyondan bozma bir araç. Devrek ile Zonguldak arasında günde bir sefer var. Otobüs tıklım tıklım. Bana oturacak yer yok. Annemim kucağında heyecanla dışarıyı seyrediyorum. Mevsimlerden ilk bahar. Hava ılık. Devrek deresi hızla akıyor. Dağlar gür agaçlar ile yeşile bezenmiş. Otobüsümüz sanki kükreyen bir aslan gibi homurdanarak yola çıkıyor. Devrek ile Zonguldak arası 47 kilometre. Yola yol demek için bin şahit ister... Yılankavi virajlarla dolu ve bozuk şose bir zemin...

O yıllarda Devrek ilçesinde ne bir elektrik santrali, ne de bir bağlantı hattı olmadığından her türlü aydınlatmamız petrol lambaları ile sağlamakta olduğumuzu belirtmeliyim. Alaca karanlık düştüğünde, otobüsümüz Zonguldak'ı uzaktan kuş bakışı gören Gaca Köyü mevkine vardı. İşte o anda yolcular bir ağızdan 'Zonguldak' göründü dediler. Hayatımda ilk defa elektrik ampulleri ile aydınlatma görmenin şaşkınlığı ile ben 'Anne bak! Yıldızlar yere inmiş!' diye haykırmışım. Yolcular epeyce gülüşmüşler. Şehirde vardığımızda sokak lambalarının ampullerini görüp onların yıldız olmadığını anladım.

Babam bu hikayeyi bir kağıda yazıp bana verdi. Sonra, annemin hiç haz etmediği purolarından birini keyifle yakıp bahçedeki şezlonguna oturdu. Purosundan derin bir nefes içine çekti. Denize doğru uzun uzun baktı. Benim onu seyrettiğimi farketti mi bilmiyorum. Alaca karanlık çökmek üzereyken sokak lambaları bir bir yanmaya başladı. Babam hafiften gülümsedi. Elektrik ampullerini ilk gördüğü günü mü düşündü, yoksa yavaştan belirmeye başlayan yıldızlara bakıp değişen dünyayı mı?


Resim 1: Dedem İsmail Hakkı Bey (sağ başta) - Bu fotoğrafın arkasına dedem el yazısı ile 1928 Mudurnu notunu düşmüş. Gorev sebebiyle mi Mudurnu'daydi, kim bilir?


Resim 2: Dedem İsmail Hakkı Bey (sol başta) - Bu fotoğrafın arkasına da 1928 yazılmış. Muhtemelen fotoğraftaki diğer zatlar ilçenin önde gelenleri.



Resim 3: Babam ilkokul arkadaşları ile (üçüncü diz çökmüş sıra, sağdan dördüncü - sağ ve solundaki arkadaşları Memduha ve Muharrem). Yıl 1944...

Salı, Ekim 13, 2009

Koş(ma)!



Çocukken hep 'koşma' derlerdi. Okulda, koridorda, hoca bağırır 'koşma evladım, koşma oğlum'! Saklanırdık bir köşeye, biraz bekler sonra gene vınnnn... İlkokul 5'e gelince o koşma demeler azalalacağına çoğaldı ama büyükler bizi yarış atı gibi koşturmaktan geri durmadılar! Koridorda bahçede koşarken artık sokaklarda, kaldırımlarda da kursa, dershaneye yetişmek için koşmaya başladık. Bir baktık ki artık durmak yok. Yaş ilerledikçe tempo daha da arttı. Bir kuyruktan diğer kuyruğa koşmayı, otobüslerin, dolmuşların ardından depar atmayı öğrendik. Delikanlılık çağında aşk için dünyanın çevresinde koşarım bile diyenler oldu. Herkes koşmayı öğrendi. Hayat koşmayı bize öğretirken 'düşmek' denen olguyu da bize tanıttı. Biz yirmili yaşlarda hayatı 100 metrelik bir yarış zannederken meğer uzun bir engelli maratona çıkmışız da haberimiz yokmuş. Onu da, düşüp kafa göz yarınca öğrendik. Koşucuların "duvara çarpmak" diye bir terimleri vardır. Bir başka deyişle artık ayakların, vücudun daha fazla dayanamaması hali. Yani koşucunun artık bir adım daha atamayacak duruma gelmesi. Kimilerimiz bunu da yaşadı, ama yine ayağa kalkıp yürümeyi, koşmayı becerdik.


Olgunlaştıkça, maksat spor olsun diye koşmaya başlayanlarımız oldu. Fazla kiloları atmak için yaz tatilinden yirmi gün önce yapılan koşular, gymlerde koşu bantlarında ter atmalar... Koşunun, günlük hayatı yakalamak dışında keyifli bir hobi olduğunu da böylece gördük.


Koşunun bir ibadet olabileceği aklımın ucundan geçmezdi. Geçen sene katıldığım ilk Cancer Research 10 km koşusunda geçirdiğim 1 saat 8 dakika bana o kadar iyi geldi ki anlatamam. Tüm koşu boyunca kaybettiğim dostlarımı hatırladım, onlarla yaşadığımız güzel anıları andım, yanımda koştuklarını hayal ettim, onlarla konuştum, güldüm... Benim gibi pek koşmayan, hatta antreman dahi yapmayı unutmuş bir adamın 10 kilometreyi hiç durmadan, nefesi dahi tükenmeden bitirmesi... Dostlarla ibadet işte başka nasıl açıklanır.


Bu yıl, 10k koşusu daha coşkulu oldu. Öncelikle hava yazı aratmayacak kadar güzeldi. Cancer Research UK çalışanları yarışın start çıkışını, doktorlarla beraber yapma onurunu bana verdiler. Doktorlarla tanışma faslı, Peter Sellers filmlerindeki replikleri aratmadı:


- Doktor Johnson

- Hasta Erginoğlu

- Dr. Rene Paris

- Hasta Erginoğlu

- Doktor Llodys

- Hasta Erginoğlu

- Doktor

-Hasta

- Doktor

-Hasta

.

.

.





Start verilirken tavşanın Liv Tyler olacağı söylentisini başlattım, ama doktorlar yemediler... Ve uzun bir düdük sesi ile arkamda 1500 kişi ile Blenheim Sarayı'nın nefis parkuruna çıktık. Tavşan tabii ki Liv Tyler olsa buradan 10km dünya rekoru çıkardı, ama herşeye rağmen buna inanarak gaza gelen bazı sportmen abiler yok değildi. Güya start yaptık ama ilk dakikalarda arkamdan ordu gibi gelen profesyonel koşucuların epey tozunu yuttum. Rampada oflayıp puflayan eski bir kamyon gibi sola yanaşarak (İngiltere'de olduğumuza dikkatinizi çekerim) arkamdaki sabırsız güruha yol verdim. İlk grubun kendi ritmini bulmasıyla biz amatörler de rahata erdik. Güneş tatlı tatlı bizi ısıttıkça ayaklar açıldı, ciğerler saat gibi işlemeye başladı.


Somon füme... Nereden aklıma geldi şimdi? Safa'yı o büyük çınar ağacını arkasında kocaman bir gülümseme ile görür gibi oldum. Bir "Güzel Adam" elinde şarap kadehi, somon fümeleri adabıyla yiyeceğine bulduğu ekmeklerin arasına sıkıştırıp resmen sandviç yapmakta... Ya da gidilen bir kokteylde neredeyse garsonun somon füme tepsisine el koymakta... 'Yok yapmadım' dersen okuyucu belki inanırda, seni tanıma şansına erişmiş dostlar kanmaz. Her şey bir yana, daha koşunun birinci dakikasında aklıma yemek getirdin ya bravo sana! Beyin hücrelerimde somon fümenin 'ye beni' diye tat alma dokularını harekete geçiren kokusu ile birinci kilometre bitti.


Nefes iyi, ayaklar sağlam... Yanımda nefis bir gölet. Çimler sanki elle bir bir ekilmiş gibi kusursuzca uzayıp gidiyor. Güneyden tatlı bir rüzgar esiyor. Emecik Köyü'nün çamları eminim denize inmek ister gibi coşkuyla dans ediyordur bugün. Şu ilerde bizi alkışlayan gurubun içinde el sallayan Ayfer teyze sanki... Vişne likörü mü? Evet, tabii nasıl unuturum. Datça'ya her gelişimde bana tattırdığınız o değişik lezzetlerin arasındadır o. Kendime kızıyorum aslında, neden şu güzel tariflerinizi defterime kaydetmedim diye. Ama sizin o güzel yeşil zetin tarifini annem almış. Denedi müthiş oldu. Ancak vişne likörü... Ah ah! Birader Kerem de güzel yapıyor söyleyeyim. Tabii, sizin ki kadar değil ama boynuz kulağı geçer derler öyle değil mi?


Karşımda 5km tabelası. Ellerinde gitarlar, bir grup genç "Keep on running"i çalıyorlar. Onların arkasında bir ambulans duruyor ve de bir VW Passat. Aynen sizinkinin renginde Oğuz Bey. Ne zaman almıştınız? 2001 di değil mi? VW sevginiz babanızın kaplumbağasından geliyor demiştiniz. Duruyor mu hala o? Belki şimdi oğlunuz biniyordur.


Şaban, dün bir Renault Espace'a bindim seni andım. Yok kardeşim iyi ki almamışsın o Scenic'i. Sarkozy bize laf edeceğine önce kendi arabalarını düzeltsin. Peki geçtim araba muhabbetini. Laptop mu? Şimdi herkeste var. Evet bizim beraber çalıştığımız zaman Genel Müdür'de vardı, ama şimdi yenilerini görsen hayret edersin. Sekizinci kilometreye mi girdik? Hadi canım! Şaban yahu bizi laptop maptop diyerek uyuttun abi! Hiç bir şey anlamadım ne zaman koştum ben 6 ve 7. kilometreleri.


Bu yıl müziksiz koşuyorum. Doğanın sesini dinliyorum. Arkamda bir ortayaşlı bir teyze, yanıma geliyor ve sırtıma şefkatle iki kez vuruyor "You are the inspration!". Kendimi Chicago'nun klibinde gibi hissediyorum. You bring feeling to my life, you're the insppppppraaaatiiiion... Müzik... Bir müzik sesi geliyor kulağıma. Bach! Evet Bach Partitas... Atatürk Kültür Merkezi'ne kimbilir kaç defa girdim çıktım. Ne konserler, ne provalar izledim. Benim altı yaş bilincimle Hülya teyze ve Erdoğan amcam aklımda... Onları düşünmeyeli, hatırlamayalı çok oldu, kızmalıyım kendime... Ya Melek hanım, siz orada mıydınız acaba ben 6 yaşındayken? Radyoterapi sıralarında değil de Atatürk Kültür Merkezi'nde tanışsaydık... Nigel Kennedy'nin provasına arka kapıdan sokar mıydınız beni? Biliyorum tabii ki bir yolunu bulurdunuz.


Son metreler. Finish çizgisinde Mavi ve Rachel bekliyorlar. Benim küçük güzel kızımın yüzündeki heyecan... Tüm dostlarla geçiyorum çizgiyi. Bu yıl ibadeti kısalttık, 57 dakika... Yine sizin hınzırlığınız vallahi ben ekstra bir şey yapmadım. Teşekkür size ve tabii ki;


Beni hiç yalnız bırakmayan "aşklarım" Rachel ve Mavi'ye...


Sabahın köründe kalkıp beni desteklemek için Blenheim'a gelme inceliğini gösteren Su, Ece ve Metin'e..


Sponsor olup kanser araştırmaları için 440 pound toplamama yardımcı olan sevgili ailem, canım annem, babam, Alim (Jr.), Ayşem, Win Michaelsen, Ömer, Suzan Bal, Zeynep, Kerem, Emma, Leon, Di, Rupert'a...


Her daim beni hatırlayan Cağrı Ertürk'e...


Müthiş insanlar Azra ve Chris'e...


Datçalı dostlar Özge ve Cevat'a...


Uzaktan.blogspot.com yazari, muthis anne Muge Karayel'e...


Adama maşallah dedirten tatlı komşularım John ve Mary'ye...


Dostluklarını esirgemeyen Vron, Andrew ve Oliver'a...


hem kendim, hem de Cancer Research adına sonsuz teşekkürler. Sadece bu koşuda sizlerin sayesinde toplam 160,000 pound direkt kanser araştırmalarına gitti. Eh başka ne denir; KEEP ON RUNNING!


Perşembe, Eylül 17, 2009

Cancer Research 10k Run - Kanser Arastirmalarina Destek icin 10 km...




Sevgili Dostlar,

Geçen yıl olduğu gibi, bu sene de kanser araştırmalarına destek ve de bu talihsiz yolda kaybettiğimiz sevdiklerimizi hatırlamak için 27 Eylül Pazar günü Cancer Research 10 km koşusuna katılıyorum.


Geçen yıl sizlerin büyük desteği ile 925 £ topladık ve bunu kanser araştırmalarına aktardık. Kanser, tedavisi çok meşakkatli ve de masraflı olan bir hastalık. Umarım gelecek nesiller yeni bulunan tedaviler ile kanserden uzak bir hayata kavuşurlar.


Bu koşuda da sponsor olup, bu güzel amaç için destek vermek isterseniz lütfen yukarıdaki link'e tıklayın.


Hepinize sonsuz teşekkürler!


************************


Dear Friends,


Thanks for visiting my CANCER RESEARCH 10k Run fundraising page.
Another year, another run... Last year's event was a fantastic, memorable experience. With your donations I raised £ 925. You are all great, thank you so much for your support!

This year, the souls of Ayfer Poray, Oguz Acan, Safa, Saban, Melek, David... will be with me again. I know that they will look at me from the sky and smile... This run is going to be also for myself as well. Some of you know, it is nearly 5 years since my own cancer experience. Well, this is life and things happen! I know you all want to own a Ferrari or a country house but the moral of the story is; appreciate your good health first and remember that life is precious. The rest... will come eventually (I am not sure about the Ferrari, but try to be happy with a Fiat Panda... - at the end of the day both are part of Fiat Group heh!).

Here is the usual stuff. Donating through Justgiving is quick, easy and totally secure. It’s also the most efficient way to sponsor me: Cancer Research UK gets your money faster and, if you’re a UK taxpayer, Justgiving makes sure 25% in Gift Aid, plus a 3% supplement, are added to your donation.Please remember that Cancer Research has been helping a lot of us. Now it is our turn to do something little. So, I'd appreciate if you sponsor me!
Don't forget, a small drop can create a lake!

Many thanks,

Alim Erginoglu

Salı, Ağustos 18, 2009

Dalaman Havaalanı - Toplu Taşıma(ma)cılık







Bir ulkeyi medeni hale getiren en onemli unsurlardan biri de hic kuskusuz toplu tasimaciliktir. Teknolojide dunyadaki tum yenilikleri yakindan takip eden biz, cebimizde en yeni 3G telefonlarla gezmenin havasini yasarken vatandasimizi ve de ulkemize gelen turisti bir noktadan digerine dogru duzgun tasayabilecek alternatifleri sunmaktan aciziz.

Yillardir Datca'ya giderken Ingiltere - Dalaman ucuslarini kullaniyorum. Eger sansimiz varsa ve de benim inis saatime bir ic hat ucagi denk gelmisse yolculari ya Marmaris ya da Fethiye yonune tasiyan Havas otobusune binebiliyoruz. Eger ic hatlarda o saatte inen bir ucak olmamissa tek alternatif taksi. Ben kimsenin emegine, kazancina karsi degilim ancak burada ciddi bir alternatifsizlik, tekellesme ve dayatma soz konusu.

"Begenmiyorsan binme abi?". Oldu binmeyeyim de, ne yapayim? Ortaca'ya yurusem 25 kilometre. Tarladan bir esek bulup da mi gideyim. Su fiyatlara bir bakalim. Mesela Marmaris 140 TL. Benzinin kac para oldugunun farkindayim tabii esnaf kar edecek ama bu ne tur bir hastaliktir ki kimse az kar etmek istemiyor. Bugun benzinin litresine ortalama 3,5 TL dersek, duz hesaptan Marmaris icin bir taksinin harcayacagi ortalama yakit 27 TL'dir. Hadi bunun donusunu de koy. Oldu sana maksimum 54 TL . 140 eksi 54, esittir kar 86 TL.

Gecen yil gecenin 3'unde Dalamana inmistim. Pazarlik sonucsuz kalinca inadim tuttu oturdum bir koseye Havas otobus saatine kadar sabahi etmeye karar verdim. Bu aradada taksileri de gozlemlemeyi ihmal etmiyorum. Gecenin o saatinde yurtdisindan epey bir ucak indi. Ben deyim 800 siz deyin 1000 yolcu... Toplasan 10-11 taksi musteri alabildi. Taksici arkadaslar da bu durumdan hosnut degiller eminim. Biliyorum ki 3-4 aylik sezonda maksimum kazanc saglayip senenin geri kalaninda gecinmek zorundalar ancak gorunen tablo bu; tasima(ma)cilik anlayisinin onlara da yaramadigi. Peki sorumlu kim? Taksici arkadaslara gore valilik. Ulasim konusunda hem yontem hem de fiyatlari bu merci belirliyormus. Eh herseyi devletten bekliyoruz ama madem siz de memnun degilsiniz neden "gik"iniz cikmiyor be arkadas! Bilemiyorum bu bilgi dogruysa valilik de ayip ediyor; hem yolcuyu hem de tasimaciyi magdur ediyor. Aslina bakarsaniz isin ic yuzu eminim taksicilerden alinan yuksek isgal parasidir. Taksici de ne yapsin o parayi odeyebilmek icin koyuyor fahis fiyati.

Bir baska husus da, turistik bolgeye gelen her yolcuya (yerli, yabanci) yolunacak kaz gozuyle bakilmasi. Bakkalinda bufesine, kafesinden lokantasina, taksisinden pazarcisina bu turistik yorelerimizde hep boyle. Alinma gucenme yok. Guneyde tomates mevsiminde koy pazarinda domatese 2 TL koyarsan, o domates degil baska bir sey olur! Tabii o fiyati koyan Mustafa dayiya mi yoksa, "Aaay Mustafa efendi boyle domatesi Ankara'da bu fiyata alamiyoruz, ne kadar ucuz" diyen Safinaz ablaya mi kizmali? Memleketimiz iste boyle ikilemlerle dolu. Tabii kurusuna sahip cikmayan bir ulkeden ne beklenebilir ki?

Konuyu dagittim biraz ama maalesef durum bu. Simdi beklentilere gelelim. Birincisi, en azindan turizm sezonu boyunca ic hat dis hat ayrimi yapilmadan Havas otobusleri tarifeli olarak sefer yapmali. Dalaman, Ortaca, Koycegiz gibi kisa mesafeler icin dolmus seferleri olmali ki, hem bundan yolcu yararlansin hem de yerel dolmuscular da pastadan pay alsin. Hem bu kadarcik bir rekabetin de kimseye zarari olmaz, tersine faydasi olur. Eger taksicilerin dedigi gibi valilik cok yuksek miktarda bir parayi park parasi altinda soforlerden aliyorsa bunu da mantikli bir seviyeye indirmeli. Taksici kardeslerim de akilli dusunup, daha az karla cok surum etmenin yollarini aramali. Boylece hem yerlisi hem yabancisi kendini "enayi" gibi hissetmemis olur.

Toplu tasimacilik, bir yolcuyu yerli yabanci diye ayirmadan cesitli alternatiflerle bir noktadan digerine sistemli tasiyabilmektir. Maalesef, bunu becerememekte ya da becermek istememekte ustayiz. Bu sadece Dalaman havaalani icin degil, ulkemizdeki bir cok nokta icin gecerli. En yeni cep telefonunu kullanmakla, en kalabalik otobus, kamyon filosuna sahip olmakla bu isler maalesef olmuyor. Bireysel dahi olsa arada sesimiz cikmali. Ha diyorsan ki, "Bastiririm parayi istedigim yere giderim", o zaman tez zamanda Isvicre diyorum pasa abi! Saygilar.

Cumartesi, Ağustos 15, 2009

İki Dakika...



Nedir ki hayat dediğin? İki dakika... Gözünü bir kırpmışşın varsın, sonra...

Güvercinler kanattan bir bulut... Haber mi var cennetten? Çatı arasındaki küçük balkonun demirleri arasından uzaklara gitmek istercesine uçuşan keten mor perdeler ve burnuma gelen lavanta kokusu, ki mevsimidir şimdi... Sardunyalar patlamış. Pembe, kırmızı... Yarısı geceye feda edilmiş bir şişe ve yapayalnız bir kadın cama dayamış başını. Ve kapılar, rengarenk, açılıp kapanan ve bir de kilitli olanlar. Yüzler, yüzsüzler... Saçlar, saçsızlar... Gülen gözler, ah o gözler! Çivit mavisi, benim sevdiğiminkiler gibi. Hepsi bir şeyler anlatmak istercesine hayata bakan ya da baktığını sanan ve de bakamayan o güçsüz adamın kör gözleri. Nasır olmuş elleri... Bir müzik sesi, o günler gibi süren iki dakikanın koluna girmiş... Ludovico Einaudi diye fısıldıyor kulağıma ve kayboluyor... Bitirdin beni be arkadaş! Aldın götürdün, hayatı koydun, katladın, çarptın, böldün, kare kökünü söktüre söktüre... Ve de bir isim vermişsin ki bre alçak! Due Tramonti... Hani bilmesem gerçeği, onaltıya bastığım o gün, altında günü bin kez batırdığım boynu bükük çam ağacının gölgesinde sen de varmışsın zannedeceğim.
Hayat bir dakika, iki, üç, dört değil... Hani hiç bitmese... Bol keseden verse...

İnsanlar koşuşturmakta, sarısı, beyazı, zencisi. Uzağı, yakını... Vitrinlerin camındaki yansımalar ve ben öylece, sadece... Hayat nedir ki? İki dakika...



Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin.
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yagmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin... Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin...
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin.
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart,
Çek kızarmiş ekmek kokusunu içine,
Bak güzelim kahvaltının keyfine.
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin..
Çık evinden neseyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile. Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarim ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh söyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine,
seni mutlu eden sesi duymak için "alo "de
Hiç işin olmasada öğle üzeri dişar çık
Yagmur varsa islan, günes varsa isin, hatta üsü hava soguksa...
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla,köpek görürsen okşa ,
çocuk görürsen yanağından makas al.
Sonra, şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı,
sen çok dar da iken kimler seni ferahlattı,
hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı?
Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak,
yüzünde güller açtıracak.
Günün güzeldi degil mi? Akşamın da güzel olsun..
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil,
vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi,
eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun..
Arkadaşım
hayat bu daha ne olsun?
Ama en önce ve illa ki sağlık olsun!
Can Yücel